Lütfen bekleyin..

Ferit TUNÇ

“Aha şimdi naneyi yedik” (3)

20 Ocak 2015, 17:15 - Okunma: 2764

Batman’da sendikal eylemlerin başını çektiği, mütevazı, duyarlı ve vakur duruşuyla tanınan Petrol İş Sendikası Batman Şube Başkanı Mustafa Mesut Tekik’i ağırladık. Sorularımıza içtenlikle cevap veren Başkan Tekik’le; çocukluğunu, 12 Eylül Darbesindeki anılarını, ailesinin siyasi duruşunu ve Batman’ı konuştuk…

Peki, bu öfke dindirilemez mi?

Örgütlü yapılarda disiplin egemen olmalı, varsa bir gücün kontrollü olmalı. O konuda tabi ki Kürt hareketinin siyasi sözcüleri bu sorunuzun cevabını verdiler. Hatta Sayın Demirtaş ve diğer yetkililer bir takım öz eleştirilerde de bulundular; ama dediğim gibi esasen Kürt siyasi hareketinin örgütlü tabanının zerrece tenezzül etmeyeceği işlerdir bu işler. 

İçinde bulunduğumuz çözüm süreci bu öfkenin durulmasına, umutların yeşermesine geleceğe yönelik bir umut olmadı mı?

Ben şahıs olarak böyle olaylara olgulara totaliter ve kesinlikçi yaklaşmayı esas almayan biriyim, yani totaliter yaklaşmıyorum. AKP’nin dünya kadar eksiği, yetmezliği, yanlış yaptığı işler vardır; ama iyi yaptı diyebileceğimiz işleri de vardır. 1923-2002 arasında 80 yıllık bir cumhuriyet gerçekliği vardı. Tekçi, statükocu, Anadolu insanını hakir gören, beyaz Türkçü yaklaşımları esas alan, Anadolu ve coğrafyamızı altyapısal anlamda hiçbir şekilde donatmayan, kamu iktisadi teşebbüsleri ile yetinen, yolu, hastanesi şusu busu olmayan bir gerçeklik vardı. 2002’de AKP geldikten sonra neoliberal politikaları esas alıp ve bunun en üst limitlerini de zorlayan ve aslında kendi içinden de bir burjuvazi yaratarak, bir yeşil sermaye yaratarak kısmen iyileştirmeler yaptı. Yoldu, havayoluydu, hastaneydi, postaneydi bunun gibi altyapısal hizmetleri yaptı. Tabi bunu yaparken de Türkiye’de kamu adına, kamusal hizmet adına ne varsa özelleştirdi. Başta eğitim ve sağlık olmak üzere özelleştirme yaparken bizlerin çok büyük itirazları oldu. Sağlık piyasalaştırılamaz diye, eğitim piyasalaştırılamaz diye ve bugün bunun sancılarını görüyoruz. Özel okulların ideolojikleşmesinin iddia edilmesi ve benzeri pek çok sorun, hastanelerin gene sermaye gruplarına peşkeş çekilmesi, sağlık alanının sektöre dönüştürülmesi ve devletin hortumlandığı bir alana çevrilmesini duyuyoruz. Mesela Batman Bölge Devlet Hastanesi 10 yıldır açılmış, 10 yıldır spekülasyonlar bitmiyor. Yolsuzluktur, şuydu buydu diye. Yani dolayısıyla AKP hükümeti evet Türkiye’yi restore etti, yaşam belli alanlarda rahatlığa erdi; ama bugün Türkiye’de borcu olmayan insan da yok. Herkes kredi kartı bağımlısı, herkes her doğan bebek bile 10 yıl borçlu ve ipotek altında doğuyor. Neoliberal politikalar kapitalist modernitenin en ekstrem modelini yaşıyor Türkiye’de. Borçlu olmayan Allah’ın kulu yok ve kimse kızmasın AKP kendi burjuvazisini yarattı. Boğazdaki yalılar el değiştirdi (Bu simgesel bir tanımlama). 

-Aslında şöyle bir şey diyebiliriz o zaman. Çevre merkez değişikliği sadece renk değiştirdi, merkez çevre aynen devam ediyor…

Ağzınıza sağlık aynen öyle. Renk değiştirdi ve AKP kendi burjuvazisini oluştururken kamu kurumlarının hemen hemen tümünü (bugün de sıra işte TPAO’ya, BOTAŞ’a geldi) özelleştirerek kendine yakın sermaye gruplarına yerli veya yabancı bize göre çok düşük fiyatlarla bu halkın malı olan pek çok kuruluşunu çok düşük fiyatlarla sattı. Satarken de özelleştirme eşittir taşeronlaşma, geçici işçileşme, köleleşme anlamında bir taşeron işçi ve iş kazası olgusu bu ülkenin gündemine girdi. Yani son bir yılda 1700 işçi vefat etti iş kazalarında, iş katliamlarında. AKP’nin son 12 yılında 7000’e yakın işçi şehit düştü madenciler başta olmak üzere. Soma en yakıcı örneğidir. Tabi AKP iyi işler yaptı, olabilir. Ama AKP’nin kötülük yaptığı tek kesim işçi sınıfıdır Türkiye’de. AKP’nin asgari ücrete mahkûm ettiği, taşeronlaştırdığı, köleleştirdiği tek kesim işçi sınıfıdır Türkiye’de en büyük kesim ya da. 

Peki, Siz Mustafa Mesut Tekik olarak çözüm sürecinden umutlu musunuz?

AKP hem siyaseten hem siyasi-politik olarak hem de ekonomik olarak kendini Türkiye’nin önünü açmaya çalışan, restore eden, hatta 80 yıllık travmayı rehabilite etmekle mükellef bir kurum olarak gördü ve yol almak istedi. Tabi Kuzey Afrika’da başlayıp da Suriye’de Rojava’ya dayanan, Güneye dayanan başta Arap Baharı diye lanse edilen sonradan da aslında diktatöryanın isminin değiştiği rejimlerin adı olan bir süreç yaşıyoruz. Şimdi Türkiye bunu ön görmüş olacak ki 2003’lü yıllardan itibaren bazen reformist planlamalara gitti. Yani radikal, köklü, çok samimi değişikliklerden ziyade reforme eden bazı düzenlemelere gitti. Yani işte Kürt açılımıydı, 2005 Diyarbakır balkon konuşmasıydı falan. Çözüm sürecinden tabi ki umutluyum. Bu anlamda geçmişte de hem Sayın Erdoğan’ın hem de Sayın Öcalan’ın emperyalizme, küresel hegomonik güçlere rağmen bu iradeyi gösterdiklerinden dolayı bir kurum ve şahıs olarak kutlamıştık ve bu çabanın da devam etmesini diliyoruz. 

Ben açık söyleyeyim Kürtler ve Türklerin kaderinin ortak olması gerektiğine inananlardanım. Yani öyle ırkçı,  tamamen böyle karpuz gibi bölünelim gibi kimsenin bir bakış açısı yok. Hiçbir BDP’linin ya da Kürt siyasi hareketine gönül vermiş hiçbir insanın Türk halkını dışlayan, Türkiye ile tamamen kopmayı esas alan bir yaklaşım biçiminin olmadığını düşünüyorum. Evet her Kürdün hayalinde kadim Kürdistan topraklarına Kürdistan denmesi gibi bir özlem var. Renklerimiz var, kültürümüz var, folklorumuz var, edebiyatımız, dilimiz var tüm bunlar var. Bir Kürt olarak, onurlu bir Kürt olarak Kürtçe ifade edecek olursak; “Bi şekle kî Kurdavarî, bi jîyane ke Kurdevar” yaşama gibi bir özlemimiz var hepimizin. Ama kendini dış dünyaya kapatmış, herkesten kopmuş bir halk gerçekliği şeklinde de değil. Bunu PKK lideri Sayın Abdullah Öcalan, demokratik ulus diye formüle etmiş. Bütün halkların iç içe yaşadığı, Arap, Kürt Türk, Türkmen, Ezidi, Süryani, Ermeni herkesim ve aslında Rojava’da oluşturulan model de biraz buydu. Rojava’da İçişleri Bakan Yardımcısı bir Çeçen, ne güzel ne mutlu. Orada bir halklar bahçesine dönüştürüldü aslında Rojava. Tabi hem bölgesel hem de küresel hegomonik güçler bunu kabul etmedi, etmiyor. Bu sistemi yaşatmamak için ellerinden geleni yapıyorlar, DAİŞ çetesi de bunun bir tetikçi gücü olarak kullanılıyor. Sorunuza tekrar dönecek olursam; biz Kürtlerin veya Kürt siyasi hareketine gönül vermiş insanların Anadolu insanını, kardeş Türk halkını dışlayan bir yaklaşımı yok. Onurlu bir Kürt olarak yaşama özlemimiz var, hayalimiz var, demokratik ulus ve demokratik özerklik şeklinde yerel yönetimlerin alabildiğince güçlendirildiği, hatta Valilik yetkilerinin yerel yönetimlere devredildiği Kürt’ün Kürt gibi, Laz’ın Laz gibi, Çerkez’in Çerkez gibi, Arap’ın Arap gibi yaşadığı farklılıklarımızın bizi zenginleştirdiği ve bir arada tuttuğu bir model özlemimiz var. Artık günümüzde 21. Yüzyılda ulus devletlerin aşıldığını herkes biliyor. Küresel şirketlerin dünyayı nasıl yönettiğini, din iman tanımadığını, milliyet tanımadığını hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla halklar da sınırlarını geçirgen tutmalı, hatta sınırlar olmamalı, böyle katı sınırlar olmamalı bizim de tahayyülümüz biraz bu yönde. 

Tabi dediğim gibi bu çözüm iradesini gösteren her iki siyasi anlayışı da cesaretlendirmek, işlerini kolaylaştırmak, yol temizliğine yardımcı olmak gerekiyor. Dolayısıyla hem AKP Hükemeti’nin hem PKK’nin bir barış, çözüm ve ortak vatanda gönüllü birliktelik ilkesini esas alan yaklaşımları gerçekten hepimizin üzerinde titremesi gereken yaklaşımlardır. Zaman zaman burnumuz kanayabilir ama en azından kanın oluk oluk akmadığı bir zaman yaşıyoruz ve ümitliyim…
 
-Hep siyaset konuştuk, vatandaşlar sizleri basından da sendika başkanı olarak, eylemlerde işçi haklarını savunan biri olarak görüyor. Bir de bilinmeyen taraflar vardır Mustafa Mesut Tekik ne yer, ne içer, geziyor mu? Vakti oluyor mu? Kendisine ve ailesine vakit ayırabiliyor mu? Biraz da bunu konuşalım.

Tabi eminim nispeten küçük olan bir kentte, 400-500 bin nüfuslu bir kentte Sivil Toplum Örgütü yöneticisi olmamız hasebiyle Batman halkının bir bölümü bizi tanıyordur. Eminim herkesin kafasında bir profil vardır bize dair. Kimisi sempatik bir sendikacı olarak görüyordur, kimi kaba saba bir adam olarak görüyordur, kimi bölücü ve yıkıcı bir adam olarak görüyordur, kimi hümanist bir insan olarak görüyordur. Hepsine de saygı gösteririm ama insanlarla ilgili bir hüküm verirken bana göre tanıyıp hüküm vermek daha doğru olur.  Wallah aileme hiçbir şekilde vakit ayıramıyorum. Maalesef hem Batman’daki ortamdan dolayı hem de sık sık ilçelere, yakın illere ve Ankara-İstanbul seyahatlerine, sözleşmelerden, toplantılardan, mitinglerden, eylemlerden dolayı gittiğimizden özellikle ailemizle çocuklarımla maalesef vasat bile diyebileceğimiz bir ilişki geliştiremiyoruz son yıllarda. Geçen gün hiç unutmadım kızım bir ay önce 9 yaşında, kızım dedi ki baba sen yokken gidip yatağında, uyuduğun yere bakıyorum ben çok etkilendim mesela buna. Tabi dışarıdan bakan insana yaşamımız güzel görünüyor olabilir; ama bunu samimiyetle söyleyeyim, çok iyi hatta utanılacak ölçüde iyi bir maaş ve ücret almama rağmen maddi anlamda hiçbir birikimim yok, manevi anlamda da ailesine, çocuklarına yeterli ilgiyi, sevgiyi, şefkati gösterememek hasebiyle de birçok şeyden yoksun olduğumu belirtmek isterim. Maalesef haftanın bir ya da iki gecesi evde yemek yiyebiliyorum evde çocuklarımla beraber. Bunun ezikliği her zaman var üzerimde. Bazen sokakta çocuklarıyla birlikte dondurma yiyen aileler veya bir anne ya da baba gördüğümde gerçekten öykünüyorum, gıpta ediyorum. Böyle bir ukde de var içimde maalesef.

Çocuklarınızla veya arkadaşlarınızla birlikte bir sinemaya gitme gibi bir aktivite hiç mi yok? 

Aktif sendikacılık yaşamımdan önce abartısız bir şekilde söylüyorum ayda 4-5 kitap okuyup bitirirdim. Ancak şuanda ayda neredeyse bir iki tane kitap ancak bitirebiliyorum. Ukalalık ad edilmesin; ama okuyan sorgulayan biri olduğumu ifade edebilirim okumayı da seviyorum. Hatta İstanbul’da, Ankara’da bir iki kitap evinin personeliyle ahbap bile oldum diyebilirim. 

O zaman okumalarınız daha çok Batman’da değil de dışarıda mı oluyor? 

Aslında tam olarak değil. Hem şehir dışında oluyor hem evde de oluyor. Genelde bazı insanlar uyumak için ya da uyuklamak için kitap okurlar, ben ise uyumamak için kitap okurum geceleri. 

Daha önce Ayla Akat Ata ile de röportaj yaptığımızda o da kesinlikle ben uyumadan önce yarım saat kitap okumadan uykum gelmiyor demişti…

Evet, Ayla Hanım’ı hem kültürel hem de ideolojik olarak kendisini son derece iyi yetiştirmiş bir yoldaşımız, arkadaşımızdır. Okumanın bir rafinaj gibi olduğunu düşünüyorum. Arındırıyor, ön yargıları yıkıp ufuk açan bir etkinlik, bir yaşantı kesiti olarak değerlendirilebilir. Kendimi en yetersiz hissettiğim konudur sinema ve sinemaya gidememek. 

En son hangi filmi izlediniz?

En son 12 Eylül belgeselini izlemiştim. Sanırım bir yıldan fazla oldu, hatta iki yıla yakın bir süre oldu; ama tiyatroya hem Batman’da hem de Batman dışında zaman zaman giderim. Onun dışında amatör futbolculuğumuz oldu geçmişte

Batmanlı olmamış olsaydınız nerede hangi memlekette yaşamak isterdiniz? Ya da Avrupa ülkelerinden hangisinde yaşamak isterdiniz?

Şimdi takiye ya da ikiyüzlülük yapmayacağım. Tabi ki ülkemi, toprağımı seviyorum. Batman’ı deyim yerindeyse cennete bile değişmem; ama gezdik gördük biraz yani. Suriye, Irak, Kürdistan, Avrupa’dan bir iki ülke. Batman ve Diyarbakır dışında etkilendiğim iki kent var. Biri Paris, biri de Ankara’dır. Yani Paris’in özellikle 3 kat üst üste bir metro ağını bütün kente yaymış olması, her on Parisli’den 4’ünün Fransız olması beni etkiledi, tam bir dünya kenti anlayacağınız. Hele hele Perlaşez’e gidip orada Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı, Dr. Kasımlo’yu ziyaret ederken anarken, Moliere, Balzac’a da rastlamak müthiş bir duygu ve şaşkınlık yarattı bende. O anlamda etkileyici bir kentti. 24 saat uyumayan kentleri seviyorum. 

Peki, niye İstanbul değil de Ankara? Niye denizi olan bir kent değil de siyaset ve resmiyet kokan bir şehir olan Ankara?

Ben eskiden Ankara’yı Frak giyinmiş, papyon takmış kalem eseri bir insana benzetirdim. Resmi, ceberut böyle soğuk yüzü olan; ama iş gereği gele gide daha naif bir kent olduğunu gözlemledim. Daha aydın, daha okumuş, daha toplumsal baskının olmadığı, mahalle baskısının olmadığı bir kent olarak gördükçe sevmeye başladım. Ve İstanbul’un kaotik bir kent, yoran bir kent, bıçağı elinde bir kent olduğunu düşünüyorum. Orada deyim yerindeyse yaşam hakkının 24 saat tehdit altında olduğu bir kent olarak görüyorum İstanbul’u. Bütün melanetlerin olduğu bir kent olarak görüyorum İstanbul’u tüm güzellikleriyle beraber. 

Batman’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Batman çok güzel bir kent; ama Batman’da dedikodu bir virüs gibi almış başını gidiyor. İkincisi, statü endişesi taşımadan yaşayabileceğimiz, bisiklete rahat binebileceğimiz bir kent olarak görmek isterdim Batman’ı. Bugün diyelim ki Ticaret ve Sanayi Odası Başkanımız bisiklete bindi veya her hangi bir statüye sahip biri buradan rahat ya da insanın kendini rahat hissedebileceği bir kent olarak görmek isterdim, bizim bu eksikliğimiz var bana göre Batman’da. Birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmeme veya birbirine eklemlenmiş, eklektik, genç bir kent olmasından kaynaklı birbirini red eden bir kent olması bazen geriyor beni. Veya güçlü bir aidiyet duygusunun Batman’a dair bir kimliğin olmaması, Batman’ın henüz bir kimliği oturmuş bir kent değil bana göre, kimliksiz bir kent. Bugün Batman’da Türkiye ortalamasının üzerinde yüzlerce insan var entelektüel açıdan, kültürel açıdan, politik açıdan, ekonomik gücü açısından. İçinde 20 binden fazla Arap yurttaşın, Ezidi, Ermeni, Süryani yurttaşın da yaşadığı aslında bir gül bahçesi Batman. Bu farklılığı zenginleşmeye değil de birbirini baskılayan, birbirini ötekileştiren bir hal alması insanı üzüyor. 

Son olarak, hayal ettiğiniz bir şey var mı? Şurada şu olsaydı, bunu yapsaydım, şunu etseydim diye bir hayaliniz var mı? 

Evet, hayalim var. Biraz klişeleşmiş Thomas More ait Ütopya isminde bir kitap var biliyorsunuz. Gençlik yıllarımızda okumuştuk. Öyle bir ütopya ülkesinde yaşamayı isterdik; ama samimi davranmam gerekirse şuan içinde olduğum ruh hali tası tarağı topla köşene çekil diyen bir ruh halidir. Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum. Yani koltuğu, statüyü onu bunu hepsini bırakıp koşullarım uygun olsaydı (maddi koşullarım) kendime ait küçük bir iş yeri açıp köşeme çekilmek benim en büyük hayalim şuanda. Belki bir kırgınlık olarak da nitelenebilir, belki farklı nedenleri de olabilir; ama tüm samimiyetimle söylüyorum bunu ailemle de yakın çevremle de sık sık paylaşıyorum son zamanlarda. Bölgemizde ilimizde hele hele son 10 yılda böyle yoğun ve ağır süreçlerin yaşandığı, tutuklamaların, göz altıların, pek çok diğer konuların olduğu bir ortamda yorulmamak, kırılmamak mümkün değildir. Kırılma da kendime dairdir yani hiç kimseye değil. Bunu kimse hamaset, siyaset diye nitelemesin lütfen. Mesela Kobani’ye beraber geçtiğimiz belediye çalışanı imam arkadaşımız Necmettin orada şehit düştü. Beraber gitmiştik oraya ziyarete Kobaniye. O kaldı biz geri döndük. Mesela Kobani ile ilgili gidip oradaki gençlerle beraber omuz omuza savaşamamak bana müthiş derecede ağır geldi. Gerçekten çok eksiltti, çok hırpaladı. Sadece ben değil eminim benim gibi binlerce insan var. Yani çocuk olduğu için, başka konular onu mecbur bıraktığı için slogan atmaktan veya bir yürüyüş yapmaktan öteye gidemeyen, bunun acısını içinde yaşayan eminim binlerce insan vardır. Ben de kendimi onlardan biri niteliyorum. Ama dediğim gibi öyle çok makro hayallerim yok. Şuana dair soracak olursanız tası tarağı toplayıp köşeme çekilip hem sosyal hem ekonomik yaşamımı mütevazı bir şekilde sürdürebileceğim ve halkımın eylemlerine, etkinliklerine sonuna kadar katılacağım bir yaşantı hayal ediyorum. | Son

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
3019 gün önce
3244 gün önce
3438 gün önce
3538 gün önce
3597 gün önce
3821 gün önce
3892 gün önce
3899 gün önce
3962 gün önce
4150 gün önce
4162 gün önce
4185 gün önce
4238 gün önce
4275 gün önce
4276 gün önce
4297 gün önce
4362 gün önce
4460 gün önce




bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=