Lütfen bekleyin..

Ferit TUNÇ

ADIM ADIM HALEPÇE KATLİAMI..!

16 Mart 2014, 17:44 - Okunma: 3168

Günümüz uluslararası hukuk sistemi, uluslararası arenada yaşanan gelişmeler sonrasında birçok soruna çözüm bulmakta yetersiz kalmaktadır. Ulusal devletlerin çıkarları güdümünde yürüttükleri politikalarla yetinmeyerek, uluslararası alandaki hukuksal yetersizliği sistemin zayıflığına bağlama çabası içerisindeler.

Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren Uluslararası İlişkiler terminolojisinde kendine yer edinmiş olan insancıl müdahale kavramı üzerinde tartışmalar bugüne dek devam etmektedir. Bu kavram her ne kadar uluslararası hukukun gündemine son yıllarda yerleşmiş olsa da, kökeni çok eskiye dayanmaktadır. Antik çağlardan bu yana özellikle filozoflar ve sosyal bilimciler savaşların nedenlerini sorgulamışlar, devlet adamları ise farklı bir bakış açısı ile savaşlar için geçerli nedenler bulma arayışına girmişlerdir. Bu nedenler tarihten günümüze pek çok kere farklı nitelikler kazanmıştır, kimi zaman devletin çıkarları, kimi zaman kendini tehdit altında hissetme, kimi zaman da din, savaşları meşru kılan nedenler olarak gösterilmiştir. Gösterilen nedenlerin arasında günümüze kadar meşruluğu tartışılan en önemli düşünce iyilik ve insanlık adına savaş düşüncesidir. Bu düşünce günümüzde “Bir devletin, başka bir devletin vatandaşlarını, o devletin kendi zulmünden kurtarmak için ülkesi dışında münferiden kuvvet kullanması” olarak tanımlanan ‘insancıl müdahale’ şeklinde tanımlanmıştır.


1990’lı yıllara dek dolaylı yoldan gerçekleştirilen İnsancıl müdahale, soğuk savaşın bitimiyle de 1990’lı yılların hemen başında iki olgunun sonucu olarak doğrudan gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Bu iki olgudan birisi, insan hakları kavramının son elli yılda giderek evrensel nitelik kazanmış olması, diğeri ise soğuk savaşın bitmesiyle dünyanın çeşitli bölgelerinde insanlık dramlarına yol açan etnik, dinsel ve ulusal çatışmaların patlak vermesidir.
1991 Körfez Savaşı’nın sonlarına dek, Irak’ın kendi sınırları içerisindeki ‘Otonom Kürdistan Bölgesi’nde yaşayan Kürtler, dünyanın gözü önünde Irak lideri Saddam Hüseyin tarafından kimyasal gaz kullandırılarak on binlerce Kürdü kıyımdan geçirmesi ve yine on binlerce Kürdü yerlerinden etmesi uluslararası hukukta yeni bir süreç başlatmıştır. Körfez Savaşı sırasında Iraklı Kürtlerin, Saddam Hüseyin’in şiddetine karşı uluslararası toplum tarafından yasal olarak korunmasına imkân veren BM Antlaşması’nın VII. Bölümü gereğince bu durumun uluslararası barış ve güvenliği tehdit ettiğine hükmeden 688 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı ise insancıl müdahale konusunda uluslararası hukuk ve siyasi eylemi bağdaştıran bir ilk oluşturmaktadır.


 Irak’ın Kimyasal Silah Kullanması ve BM’nin Sessiz Kalışı


1980’de başlayıp, 1988’de sona eren Irak-İran Savaşı’na baktığımızda; iyi bir şekilde kayıtlara geçirilmiş ilk gaz saldırısı, Kürdistan’ın bir sınır kasabası olan Hac Umran’ın ardındaki dağlarda 1983 Temmuz ve Ağustos’unda Irak ve İran arasında yaşanılan çetin bir çatışmada gerçekleşmiştir. Irak’ın bu çatışmada kimyasal gaz kullanması sonucu çok sayıda kişinin ölmesiyle İran, Irak’ı 1925 Cenevre Sözleşmesini ihlal ettiği gerekçesiyle BM’ye şikâyet etti. İran’ın bu şikâyeti ilgi duymayınca Irak her fırsatta hardal gazı ve sinir gazını kullanmaya devam etti. Irak’ın şaşılacak derecede ve gitgide daha fazla gaz kullanması binlerce ölüme sebep olurken, İran önce bunu propaganda olarak yaydı ve daha sonra İran’ın diplomatları bu korkunç olayı dünya kamuoyuna getirmeye çalıştı. Nitekim bunu BM’de güçlü bir lobi oluşturarak ve savaş bölgesine bağımsız bir inceleme ekibinin gönderilmesini isteyerek başardı. İlk başlarda bu iddiaya kulak vermeyen BM, kimyasal savaş uzmanları ve istihbarat uzmanlarından oluşan küçük bir grup İran’ın iddialarına inanmaya başladı. Irak kimyasal silah kullandıkça suçlamalar arttı ve bu değerlendirmeler hükümetlerde, BM’nin ve Uluslararası Kızıl Haç Örgütü gibi uluslararası örgütlerde iç tartışmalara konu oldu; ama yine de Irak’a ses çıkarılmadı.


Aslında ABD, Irak’ın kimyasal silah kullandığını biliyordu, nitekim dönemin Irak’ta ki ABD Dışişleri görevlisi olan Francis Ricciardone bir röportajda; Irak’ın kimyasal saldırılar gerçekleştirdiğine ve kimyasal madde taşıyan Batı Almanyalı özel şirketlere ait gemilerin görüldüğüne dair istihbarat aldıklarını ancak kaynak ve metodları korumak adına bu bilgiyi kamuoyuyla paylaşmadıklarını söylüyordu. Ayrıca ABD’nin sessiz kalışı, ticari fırsatları artırmak beklentisi ve Washington’un İran’a karşı olan kini, Körfezin güvenilir koruyucusu olan Şah’ın devrilmesinden ve İran’ın Amerikan elçiliği görevlilerini aşağılayıcı bir şekilde tutuklamasından da kaynaklanıyordu. Nitekim, Amerikalı bir üst yetkili şöyle diyordu: “Irak, büyüyen bir ticari ortağımızdı. İran’ın yayılma politikasına karşı bir engeldi. Resmi ilişkiler, Bağdat’taki varlığımızı daha iyi kılacaktı, ki öyle olduğunu düşünüyorum. Soğuk Savaş döneminde-Sovyetler’le ilişkilerini kesmese de Irak’ın bizim tarafımızda olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekiyor.”


Irak’ın kimyasal silah kullanmasına ses çıkarmayan BM Güvenlik Konseyi, her iki tarafa silahlı mücadeleden vazgeçme ve sorunları çözmek için barışçıl yollar kullanma çağrısında bulunması İran’ı hayal kırıklığına uğradı. BM’nin bu çağrısı önemli sonuçlar doğuracağı belli olan savaşa verilebilecek en kötü yanıt oldu ve nitekim savaş hem uzadı hem de tarihe acı bir şekilde adını yazacak “Halepçe” katliamına sebep oldu.


Enfal Operasyonu Kapsamında Halepçe Katliamı


Hem İran’da hem Irak’ta kimyasal saldırılara maruz kalan sivillerin çoğunluğunu Kürtler oluşturuyordu. Irak; Kimyasal savaşı, zamanında kuzey bölgelere, hem İran’ın hem Irak’ın Kürt bölgelerine kadar genişletmişti. Buna rağmen Kürtlerin büyük direncini kıramayan Baas rejimi çözümü isyana karşı gösterilen çabaları yöneten Muhammed Hamza el-Zübeyde’yi etkisiz buldu. Zübeyde’nin yerine Saddam’ın kuzeni, Irak gizli polisini yöneten Ali Hasan el-Mecid (Kimyasal Ali) seçildi. 18 Mart 1987’de Irak Devrim Komuta Konseyi yönetimi, Kürtleri bastırmak için tam yetki vererek el-Mecid’i Baas Partisi’nin Kerkük’teki Kuzey Bürosu’na başkan olarak atadı.
El-Mecid 1987’de partisine yaptığı bir konuşmada, müttefik müsteşarlar ve takipçileri bile olsa, Kürdistan kırsalında, köylerini boşaltmayan hiç kimsenin sağ bırakılmayacağını söyledi: “Müsteşarlara köylerini sevmiş olabileceklerini ve terk etmek istemediklerini söyleyebileceklerini söyledim. Ama onlara şunları da söyledim: Köyünüzün durmasına izin veremem. Köye kimyasal silahlarla saldıracağım. Sonra siz ve aileniz öleceksiniz. Burayı şimdi terk etmelisiniz. Kimyasal silahlarla saldırmaya karar verdiğimde sizi uyarmayacağım. Hepsini kimyasal silahlarla öldüreceğim! Kim bir şey söyleyecek? Uluslar arası toplum mu? Uluslararası toplum da onu dinleyenler de kahrolsun!.. Bu, benim amacım. Sürgüne göndermeleri tamamlar tamamlamaz sistematik askeri plana göre, onlara her yerde hatta sığınaklarda bile saldıracağız. Saldırılarımızla onların kontrolü altında bulunan toprakların üçte birini veya yarısını tekrar ele geçireceğiz. Eğer onların kontrolü altındaki toprakların üçte ikisini ele geçirmeyi başarırsak onların etrafını saracağız ve onlara kimyasal silahlarla saldıracağız. Onlara sadece bir gün kimyasal silahlarla saldırmayacağım; kimyasallarla saldırmaya elli gün devam edeceğim. Sonra göreceksiniz ki onların hepsini taşımak için Allah’ın taşıtları bile yetmeyecek.” Böylece Enfal harekatı fikri doğdu.


İran-Irak savaşının tüm hızıyla devam etmesi ve Kimyasal Ali’nin Kürtlere yönelik yeni savaş stratejisini belirlemesinden sonra savaş daha da körüklendi. Irak her geçen gün kimyasal silah kullanma dozunu aştıkça İran BM’ye başvuruyordu, ayrıca Avrupa başkentlerindeki politik Kürt temsilcileri konuyu güçlü medya kampanyalarıyla parlamentoya taşımaya başlayınca BM’den kınama kararı çıktı. BM, İran’ın kimyasal silah kullanmamasına rağmen Irak’la aynı şekilde kınayınca Irak daha da cesaretlendi. BM’nin herhangi bir yaptırıma gitmemesi ve sadece kınama kararıyla yetinmesi Irak için artık bir nevi Kürtleri, Kürdistan’da katletme operasyonunun başlatmasının sinyali oldu. Kimyasal Ali, “duman çıkaran belgeler” olarak görülen iki kesin emir yayımladı. 3 Haziran 1987 tarihli birinci emir, daha çok yasak bölgeleri tanımlıyordu. 5. Paragrafta şunlar yazıyordu. “Silahlı kuvvetler yetkili oldukları bölgelerde mevcut bütün insanları ve hayvanları öldürmelidir. Onlar tamamen yasaklanmıştır.”


20 Haziran tarihli ikinci emir daha da sertti. Açıklamanın 4. Paragrafında “yasak bölgelerde en fazla insanın ölmesi için ağır silahlar, helikopterler ve savaş uçaklarıyla özel saldırıların gece gündüz demeden gerçekleştirilmesi ve sonuçların yetkililere aktarılması” emrediliyordu. 5. Paragraf sonraki yıl gerçekleştirilecek olan enfal cinayetleri için bir tasarı olarak görülebilir: “Bu köylerde yakalanan herkes güvenlik servisleri tarafından gözaltına alınmalı ve sorgulanmalı, yaşları 15 ila 70 arasında olan kişiler kendilerinden faydalı herhangi bir bilgi alındıktan sonra idam edilmelidir.”


ABD, 1987’nin sonlarında Batı’nın temel petrol ihtiyacının evi olan bölgede istikrarı sağlamak için koşulları genellikle Irak’ı memnun eden bir ateşkes girişimine başlayınca, Baas rejimi savaşı sonlandırmadan önce Kürtlere uygulamayı düşündüğü politikasını devreye soktu. Irak, 16 Mart 1988 sabahı Kürtlerin elinde bulunan ve yaşayanları tamamen Kürt olan Halepçe kasabasının üzerine Sovyet yapımı Sukhoy’lerle kimyasal gaz püskürttü. Bu saldırı karşısında Halepçe’de tam bir katliam yaşandı ve beş bin sivil hayatını kaybetti.


Kürt Peşmergelerinin, her türlü maceralarını-zaferleri ve yenilgileri, ilerlemeleri ve geri çekilişleri videoya kaydeden Abbas Abdülrezzak Ekber (Video Abbas) Halepçe saldırısını duyar duymaz Halepçe’ye ilk gidenlerdendi ve gördüklerini şöyle aktarıyordu: “Çocuklar ve annelerden oluşan tüm ailelerden hiç kimseye dokunulmadığını gördüm. Hayatta kalanlardan biriyle, babası tanıdığım bir fotoğrafçı olan Ömer Ressam’ın kızıyla, görüştüm. Beni evlerinin bodrumuna götürdü. İçerideki herkes ölüydü. O, hayatta kalan tek kişiydi. Karşılaştığım bütün insanlar şok içindeydi. Başka bir bodrum katında ölü bir anne çocuğunun elini tutmuş, yardım istiyormuş gibi elini uzatmıştı. Bu, benim ailemmiş gibi hissettim ve bu yüzden kadının eline dokundum. Eli yumuşaktı. Ve sonra ‘bu bütün hayatların sonudur’ diye düşündüm. O kadının yanına uzanıp bir daha hiç kalkmamayı çok istedim.”
Abbas, ani ölümün dehşet verici sahnelerinin aktarımına şöyle devam ediyor: “Gaz, bütün doğal yaşamı, hayvanları ve ağaçları öldürmüştü. Binlerce ölü koyun ve keçi ve kurt gördüm. Buzağısı hala yaşayan ve onu emzirmeye çalışırken ölen bir inek gördüm. Halepçe’nin etrafındaki yollarda yüzlerce ölü hayvanı kaydettim. Hiçbir ses duyamıyordum. Kuşlar yoktu. Kesinlikle hiçbir ses yoktu. Her şey ölmüştü. Kuşların sesini duyabileceğim bir yere gitmek için hemen bu kentten ayrılmalıydım çünkü sessizlik beni delirtiyordu.”


Halepçe katliamı sonrası Kürt peşmergelerin moralleri bozuldu, dirençleri kırıldı ve dağlık alanlara çekildiler. Bu katliam karşısında BM, katliamı incelemek üzere bölgeye bir tek sağlık uzmanı gönderdi. Nisan’ın ortalarında BM gözlemcisinin yayımladığı rapor, göz ardı edilemeyecek kadar önemliydi. Halepçe’de olanlar bütün çıplaklığı ve korkunçluğuyla gözler önüne serilmişti. İncelemeyi yapan ve kimyasal silahlarla masum sivillerin öldüğünü gören BM, harekete geçmek zorundaydı. Güvenlik Konseyi Üyeleri toplandı; ama ABD’nin, Irak’ı taraf tutuşundan dolayı bir çözüm çıkmadı ve bir önceki saldırılarda olduğu gibi hem Irak’a hem de İran’a kınama yapıldı. BM’den bir yaptırım görmeyip sadece yine kınamayla karşılanan Irak, barış sürecine giden bu altı ay içerisinde Enfal harekatı kapsamında yüz bine yakın sivil Kürdü katletti. Yüz binlerce Kürdü yerlerinden yurtlarından etti, yüz binlerce Kürt, İran ve Türkiye sınırlarına doğru kaçtı. Ve boşalttırılan bazı Kürt şehirlerine Araplar yerleştirildi.


Yapılan ilk kimyasal saldırıdan sonra, her bir Enfal saldırısında izlenen yöntem aynıydı: Yollara dökülen, kaçan köylüler, Iraklı birlikler tarafından toplanıyor, önce geçici gözaltı binalarına, oradan da kamyonlarla Kerkük’ün dışında Topzawa’daki Popular Army üssüne götürülüyordu. Burada, elli ve altmış yaşlarındaki erkekler ailelerinden ayrılıyor ve öldürülüp toplu mezarlara gömülecekleri Irak’ın batısındaki idam merkezlerine yollanıyordu. Yaşlı erkekler ve kadınlar ise, güney Irak’ta Samava çölünün batısında yer alan Nugrat Salman hapishanesine yollanıyordu. Hapishanenin zor koşullarına rağmen hayatta kalanlar, Enfal’ı sonlandıran 6 Eylül ateşkesinden sonra serbest bırakıldı. Sonra da bunlar yerleştirme kamplarına gönderildiler. Sonuç olarak “Halepçe Katliamı” Kürtler için büyük bir travma yaratırken, sözde barıştan yana söz sahibi ülkeler içinse utanç verici ve izi hiç geçmeyecek kara bir leke bıraktı…
 

 

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
3019 gün önce
3244 gün önce
3438 gün önce
3538 gün önce
3597 gün önce
3821 gün önce
3892 gün önce
3898 gün önce
3962 gün önce
4150 gün önce
4162 gün önce
4185 gün önce
4237 gün önce
4274 gün önce
4276 gün önce
4297 gün önce
4362 gün önce
4460 gün önce




bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=