Lütfen bekleyin..
Okuduklarımı paylaşmakla görevlendirilmiş bir elçi olarak sizlere Hasan Ali Toptaş’ın son kitabı “Beni Kör Kuyularda” dan söz edeceğim.
“Davranışlar, herkesin kendini seyrettiği bir aynadır,” der Geothe. Peki bu söz “beni” kör kuyularda olanlar için de geçerli mi?
Bir “Seyir Felsefesi” olarak “Beni Kör Kuyularda” kitabı, Kant’ın gökyüzünü seyretmesinden, Nietzsche’nin kırbaçlanan atı izlemesinden ve hatta Berkeley’in “Varolmak, algılanmış olmaktır” felsefesinden çok daha farklı bir anlayıştadır. Ne Kant’taki gibi olumlu yönde merakı ne Nietzsche’de olduğu gibi vicdanı ne de Berkeley’de olduğu gibi farkındalığı, olmaklığı yansıtmıyor.
Beni Kör Kuyularda kitabı, bir olayın veya durumun nasıl seyir objesine dönüştüğünü, seyir eyleminin düşünceye nasıl ket vurduğunu ve bu zincirleme olaylar içinde “benlerin” nasıl kör kuyularda hapis yaşadığından söz etmiş.
Her şey Güldiyar’in yaşadığı veya seyirci kaldığı bir olayın/durumun yaşanmasıyla başlıyor. Sonrası ise kör kuyulardaki benlerin pislikleri ve o pisliklere ön ayak olan kirlerin çark seslerinden ibaret sayılmasın. Çünkü sayıları az da olsa o çarktan ve kirlerden uzak durmak isteyenler de yok değil. Örneğin Halil, dönen bu kirli çarktan o kadar iğreniyor ki onlar için “onlardan nefret etmeyenin sevgisi de yalandır” diyebiliyor. Onlardan ve yaptıklarından nefret edilince asıl gerçek sevgiye sahip olacağını söylüyor. Bu nasıl bir duyarlılık değil mi? kimin var bir Halil’i?
Size bir tavsiye: Bu kitabı “Beni Kör Kuyularda” okuduğunuzda yamacınıza bir kişiyi oturtun. O kişiye gözlerini kapatmasını söyleyin. O gözlerini kapatınca siz sesli bir şekilde kitabı okuyun. Okuduğunuz yerleri yamacınızdaki kişi hayal etsin… Güldiyar’ı düşünsün, onu izleyenleri, çekirdek satanları, yokuş çıkanları, Nedim’in hareketlerini hayal etsin, gelip payını alıp duruma müdahale etmeyen rüşvetçi polisleri ve o polisleri bir umut sanıp umudu yiten Müzaffer’in tasvir edilmiş tüm mimik ve jestlerini canlandırsın zihninde. Siz okudukça o köyden kente göç etmiş bir ailenin kaybolan çocuğunu ve o çocuğun bir gün geleceği umudunu taşıyan babanın kelimelerle çizilmiş hatta duyguya bürünmüş portesini hayal etsin. Bahriye’nin kızına kondurmak istemediği hatayı, komşusu Emine’ye sırf bu nedenle uydurduklarını canlandırsın hafızasında. Cevher’in sevdiği için üflediği o acıklı klarnetin sesini duysun. Ağlaması için Güldiyar’ın sırtına batırılan bıçağın acısını hissetsin… Evet bu kitabı okuduğunuzda yanınıza birini oturtup ona sesli okumayı unutmayın.! Çünkü o kişinin hayal etmesi ve canlandırması gereken çok şey var yazmadığım.
Not: Hasan Ali Toptaş’ın Everest yayınlarında yayımlanan tüm kitap kapaklarının analizi ayrı bir yazının konusu olsun.