Lütfen bekleyin..
Akşam 7'de gazetede işimiz bitmiş, günün yorgunluğunu stresini atmak için evin yolunu tuttum. Evdeyim, ev doğal gazlı ve yeni bina olduğundan maddi durumumuz da çok şükür iyi olunca evin içi de doğal olarak sıcak oluyor. İki buçuk yaşındaki ikizlerim Yusuf Emir ile Yunus Eymen sıcak karşılıyorlar beni, sarılıyorum onlara sonra da ailecek sıcak aşımızı yiyoruz. Yemekten sonra çocuklarla biraz oyun oynuyoruz ve dışarıda yılın ilk karı...
Dışarısı soğuk, lapa lapa kar yağıyor, ansızın Halepliler gözümün önüne geliyor ve oradaki biçare çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve hastalar; ellerimi uzatmak istiyorum onlara ama resmiyetin vahşi duvarları giriyor aramıza ve ben elimi indirirken hala o biçareler ellerini bana uzatmış, ellerinden tutacağım umuduyla gözlerimin içine bakıyorlar...
İrkiliyorum aniden, benim çocuklar sıcacık yuvalarında oyun oynuyorlar, içim daralıyor ve dışarı atıyorum kendimi; saat gece 10'a geliyor. Gazetemiz Yazı İşleri Müdürü Hüseyin Sakar'ı arıyorum. Kısa bir süre sonra Hüseyin yanımda; Hüseyin diyorum biz gazeteciyiz, sorumluluğumuz var ve sorumluluğumuzu yerine getirmeliyiz diyorum. Hüseyin koşulsuz bir şekilde yapılabilecek her şeye hazırım diyor; belki şu aşamada elimiz Halep'e yetişmedi; ama kenar semtlerde zor şartlarda yaşayan nice aile var ve bu ailelerden birkaçına ulaşabiliriz diyoruz. Araştırıp soruşturuyoruz Çamlıca Mahallesi’nde 15 kişilik bir hane bilgisi geliyor bize. Aile reisini arıyoruz, telefonumuza Zekiye Hanım cevap veriyor; gazeteci olduğumuzu müsaitseniz sıcak bir çayınızı içmeye niyetli olduğumuzu söylüyoruz. Zekiye Hanım eşinin hasta olduğunu onun için hastanede olduklarını söylüyor; ama evin büyük oğlunun evde olduğunu söylüyor...
Kısa bir müddet sonra Geçik ailesinin evini buluyoruz ve duvarları yıkık bir bahçenin, kapı demeye bin şahit gerektirecek döküntü bir kapıdan evin avlusuna geçiyoruz. Avlusu çamurlu, harabe evlerinin kapısından evin büyük erkeği 18 yaşındaki Engin, bizleri içeri buyuruyor ve içeri girer girmez yüreklerimiz burkuluyor. Allah'ım bu iç karartıcı manzara karşısında lal oluyoruz. Odalarda ev eşyası namına bir tek eski bir televizyon ve o televizyonu seyre dalmış üstlerinde doğru düzgün bir şey bulunmayan bir sürü çocuk...
Ev nemli, ev rutubetli, ev hijyensiz, çocuklar bakımsız, çocuklar eğitimsiz, çocuklar hasta, çocuklar engelli ve umutla bakılamayan bir gelecek...
Bu yürek burkan manzara karşında kendimizi biraz toparladıktan sonra evin büyüğü Engin'le konuşuyoruz. Engin, hiç okula gitmemiş daha doğrusu hiç gidememiş ve çocuk yaşta evin geçim yükünü sırtlanmış; çünkü babası çoğu zaman hasta olduğundan çalışamıyor, zaten çalışabileceği durumlarda da iş bulamıyormuş. Peki, Engin ne iş mi yapıyor? Engin bazen yalnız başına bazen de 16 yaşındaki kardeşi Barış'la molozlardaki demirleri toplayıp satıyorlar ve elde ettikleriyle ailelerini geçindirmeye çalışıyorlar.
Engin'den ailesinin yürek burkan hikayesini dinlerken, kapı açılıyor; içeriye girenler çocukların babası ve annesi...
Baba Mehmet Geçik 50 yaşında hasta ve koluna serum bağlı bir şekilde bize yaklaşıyor, selamlaşıyoruz ve oturup hikayelerinin geri kalan kısmını ondan dinlemeye başlıyoruz. Tabi arada bir de merak ettiğimiz bazı soruları soruyoruz kendisine. Özelikle de sizlerin de muhtemelen merak ettiği bir soruyu sormadan edemiyoruz.
Mehmet Bey, elinizde iş-güç yok, hastasınız çocuklarınıza doğru düzgün bakamıyorsunuz buna rağmen 13 çocuk dünyaya getiriyorsunuz...
Mehmet Bey, biraz mahcubiyet içersinde cehalet diyor ve biraz duraksıyor, sonrasında aslında durumumuz bu kadar kötü de değildi. İyi kötü bize ait olan ama tapusu bulunmayan bir evimiz vardı. Kira derdimiz yoktu, kimsenin üzerimizde buyruğu yoktu; ama gecen sene evimizin bulunduğu noktada yol genişletme çalışması yapılınca evimiz de belediye tarafından hiçbir destek sunulmadan yıktırıldı ve böylece ortada kaldık. Başımızı sokabileceğimiz yer bulamayınca, damı damlayan ve güvenliği olmayan bu evi tutuk. Bu eve de ayda 300 lira kira veriyoruz; ama buna rağmen evi istediğimiz gibi kullanamıyoruz. Ben de isterdim ki çocuklarım sağlıklı şartlarda büyüyüp okusunlar; olmayınca olmuyor işte. Çocuklarımdan büyükleri okuyamadı şimdi 4'ünü okula göndermeye çalışıyoruz; ama pek de okuyacaklarına ümit var değiliz, sadece 1. sınıfa giden 8 yaşındaki kızım Suna hep ben hemşire olmak istiyorum diyor. Umut ediyorum o isteğine kavuşur. Zira bizim gelecek adına pek ümidimiz yok diyor.
Saat gece yarısına doğru geliyor ve biz, aileden müsaade istiyoruz, Mehmet Bey; bize fısıldarcasına mağrur bir şekilde bizi gazeteye vermeseniz, şimdi diyecekler ki çocuklarına bakamamaktan utanmıyor mu diye...
Hayır, Mehmet Bey hayır, diyorum utanacak olan sen ve senin gibiler değil; utanması gereken sizleri bilinçlendirmeyenlerdir, utanması gereken sizleri bu şartlarda yaşattıranlardır, utanması gereken bu güne kadar size ulaşmayan bizleriz...
